Zonguldak ve Düzce’de mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırı iddiaları:

Zonguldak ve Düzce’de Kürt mevsimlik işçilere yönelik saldırılar, geçmiş katliamların dersleri ve ırkçılığın Türkiye’ye toplumsal-ekonomik bedeli.

Ağustos 26, 2026 - 00:35
Ağustos 26, 2026 - 00:50
 0  17
Zonguldak ve Düzce’de mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırı iddiaları:
Zonguldak ve Düzce’de mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırı iddiaları:
Zonguldak ve Düzce’de mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırı iddiaları:

Amaç Toplumu Birbirine Kırdırmak, Ülkeyi Geriletmek

Zonguldak ve Düzce’de mevsimlik Kürt işçilere yönelik saldırı iddiaları ile İrlanda’da göçmenlerin kalacağı yerlere dönük kundaklama vakaları, çok tehlikeli bir çizgiyi yeniden hatırlatıyor: Bir toplumda yoksulluk, güvensizlik ve öfke büyüdüğünde, bu öfkenin en kolay yöneltildiği hedef çoğu zaman en savunmasız gruplar olur. Göçmenler, mevsimlik işçiler, etnik ve dini azınlıklar, farklı siyasi kimlikler; “sorunun sebebi” gibi gösterilmeye çalışılır.

Oysa bu saldırılar ne işsizliği çözer, ne ücretleri yükseltir, ne kiraları düşürür, ne de halkın güvenliğini artırır. Tam tersine, toplumun emeğini, sermayesini, hukukunu ve ortak geleceğini tahrip eder. Tarih, “bize zarar veriyorlar” diye başlayan hedef göstermelerin; ev yakmaya, dükkân yağmalamaya, insan öldürmeye ve sonunda ülkenin uzun yıllar boyunca toparlayamadığı ekonomik ve toplumsal kayıplara dönüştüğünü defalarca gösterdi.

Bugünün tehlikesi: Söylenti, hedef gösterme, saldırı

Zonguldak’ta Şırnak’tan fındık işçiliği için giden 70’ten fazla mevsimlik işçi ve ailelerinin saldırıya uğradığı; Düzce’de de Mardin’den gelen işçilerin kaldıkları yerin önünde tehdit ve saldırıyla karşılaştığı bildirildi. Düzce’de olayla ilgili bir kişi tutuklandı; Zonguldak bakımından da inceleme ve soruşturma süreçleri gündeme geldi. Resmî makamlar olayları “münferit” olarak değerlendirse de, aynı dönemde ve komşu illerde benzer hedef gruba yönelik olayların yaşanması, bu iddiaların şeffaf, etkili ve bağımsız biçimde araştırılmasını zorunlu kılar. 

Bu işçiler, o bölgeye insanlara zarar vermek için değil, fındık toplamak; yani emekleriyle geçinmek için gidiyor. Onları “yabancı”, “tehdit” veya “istenmeyen” gibi göstermek, hem insanlık dışıdır hem de bölgesel tarım ekonomisinin gerçekleriyle çelişir. Mevsimlik emek olmadan hasat yapılamaz; hasat yapılamadığında üretici, tüccar, nakliyeci, küçük esnaf ve nihayetinde tüm bölge kaybeder.

6-7 Eylül 1955'i  Basın Nasıl Gördü?

İrlanda’daki durum da farklı değildir. Sığınmacıların barınacağı mevcut, planlanan veya planlandığı iddia edilen yapılara dönük protestolar, şiddet ve kundaklama olayları yaşandı. İrlanda’da devlet kurumları, sığınmacı konaklama merkezlerini hedef alan saldırıların ve bazı yerlerde anti-göçmen şiddetin ciddi bir güvenlik sorunu yarattığını kabul ediyor. Ancak faili meçhul ya da münferit vakalardan hareketle herkesi “göçmene karşı” diye suçlamak da, her saldırıyı kanıt olmadan tek bir gizli merkeze bağlamak da doğru değildir. Doğru olan; azmettirenleri, örgütleyenleri, finansmanı, dijital propaganda ağlarını ve ihmali olan kamu görevlilerini delile dayalı soruşturmalarla açığa çıkarmaktır.irishtimes+2

6–7 Eylül: Bir yalanın yağmaya dönüşmesi

Türkiye’nin hafızasında bunun en sarsıcı örneklerinden biri 6–7 Eylül 1955’tir. Olaylar, Selanik’teki Atatürk evine bomba atıldığı haberinin yayılmasıyla başladı. Fakat kamuoyuna sunulan biçimiyle “Atatürk’ün evi bombalandı” anlatısı, İstanbul’da Rum yurttaşları ve ardından Ermeni ile Yahudi yurttaşları hedef alan yağma ve şiddetin meşrulaştırılmasında kullanılan bir provokasyona dönüştü.

6-7 Eylül Felaketi: Neler yaşanmıştı? | Şalom Gazetesi

İstanbul Ekspres gazetesinin “Atamızın evi bomba ile hasara uğradı” manşetli ikinci baskısı, olayın yayılmasında kritik rol oynadı. Ardından evler, dükkânlar, ibadethaneler, mezarlıklar ve işletmeler saldırıya uğradı. Bu yalnızca “kontrolden çıkmış öfkeli kalabalık” açıklamasıyla geçiştirilemeyecek kadar yaygın, eş zamanlı ve hedef odaklı bir şiddetti. İşkenceye uğrayanlar, rahibin sünnet diye erkeklik organının kesilmesi ve tecavüze uğrayan kadınlar... Bunların hepsi boş bir uydurma yüzünden oldu. 

6-7 Eylül olaylarının 69'uncu yılında| Haberler

Selanik’teki patlamayla ilgili Yunanistan’daki soruşturmada hukuk öğrencisi Oktay Engin ile Türkiye Başkonsolosluğu çalışanı Hasan Uçar suçlandı. Engin, Türkiye’ye geldikten sonra kamu görevlerinde bulundu; kaymakamlık, Emniyet Genel Müdürlüğü’nde görevler ve 1992–1993 arasında Nevşehir Valiliği yaptı. Engin, suçlamaları reddetmiş, ancak tartışmasız olan şudur: Atatürk'ün evine yönelik patlama sonucu, sadece bir cam kırıldı, ama ev bobalandı, yandı, yıkıldı gibi abartıldı. İstanbul’daki gayrimüslim yurttaşları hedef alan şiddetin bahanesi yapıldı. Atatürk’ün adı, bu ülkenin yurttaşlarının evini ve dükkânını yağmalamak için araçsallaştırıldı. Bu, ne vatanseverliktir ne de milli iradedir. Bir yurttaşın komşusunun mülkünü yağmalaması, bir ibadethaneyi tahrip etmesi veya bir aileyi doğduğu şehirden kaçmaya zorlaması; ülkeye hizmet değil, ülkenin kendi temelini dinamitlemektir.

6–7 Eylül, Maraş, Çorum ve Sivas katliamları ile diğer tarihsel şiddet olaylarının en ağır sonuçlarından biri, toplumun güven duygusunu ve ülkenin ekonomik geleceğini tahrip etmesidir. Güven de ekonomik bir değerdir: İnsanlar mülklerinin korunacağına, hukuk önünde eşit olduklarına ve komşularının kendilerine saldırmayacağına inanmadığında yatırım yapmaz, işletmesini büyütmez, çocuklarının geleceğini o ülkede kurmaz. Maraş, Sivas ve Doğu illerinden baskı, şiddet ya da güvensizlik nedeniyle göç eden birçok insan; bugün Avrupa’da kurduğu işletmelerle yaşadıkları ülkelere önemli ekonomik katkı sunmaktadır. Türkiye’nin kaybı yalnızca göç eden insan sayısı değildir; onların emeği, girişimciliği, üretim gücü ve geleceğe dair umududur. Halkın alım gücünün düşmesi, temel gıdaya erişimin zorlaşması ve insanların sokakta kendini güvende hissetmemesi; ayrımcılığı, cezasızlığı ve toplumsal barışı zedeleyen politikaların uzun vadeli bedelleri arasında değerlendirilmelidir.

Irkçılık ülkeyi güçlendirmez, sömürgeleştirir

Irkçı şiddet, bir ülkeyi “güçlü” yapmaz. Aksine, ülkeyi içeriden zayıflatır. Toplum, işçi Türk-Kürt diye, Alevi-Sünni diye, yerli-göçmen diye, Müslüman-gayrimüslim diye bölündüğünde; gerçek sorular görünmez hâle gelir:

  • Ücretler neden düşük?

  • Tarım işçileri neden güvencesiz?

  • Konut neden erişilemez?

  • Gençler neden iş bulamıyor?

  • Kamu kaynakları kimlere aktarılıyor?

  • Hukuk neden herkesi eşit korumuyor?

  • Neden üretim, eğitim, bilim ve nitelikli istihdam yerine kutuplaşma konuşuluyor?

Halkın öfkesini zayıf gruplara yöneltmek, bu soruları perdelemenin en eski yöntemidir. İnsanların komşusuna saldırdığı, insanların soyadına, aksanına, inancına veya geldiği şehre göre tehdit sayıldığı bir yerde; en büyük kazancı halk değil, hesap vermek istemeyen güç odakları elde eder.

Böyle bir iklim, eğitimi ve akılcı tartışmayı değil; söylentiyi, korkuyu ve “biz-onlar” dilini büyütür. Bu da toplumu kolay yönetilen, kolay yönlendirilen ve sorunlarını çözmek yerine birbirine saldıran bir hâle getirir. Yobazlaşma yalnızca dinî bir mesele değildir; sorgulamayı bırakan, delil aramayan, her söylentiye inanan ve öfkesini en savunmasız kişiye yönelten her düşünce biçimi yobazlaştırıcıdır.

Sakin kalmak pasiflik değildir

Bir provokasyon anında sakin kalmak, “hiçbir şey yapmamak” demek değildir. Sakinlik; linç kalabalığına katılmamak, paylaşmadan önce bilgiyi doğrulamak, suçun kişisel olduğunu bilmek ve adalet talebinden vazgeçmemektir.

Bir olay duyulduğunda yapılması gerekenler açıktır:

  • Sosyal medyadaki video, mesaj, söylenti ve “şu grup yaptı” iddiasını doğrulanmış bilgi gibi paylaşmamak.

  • Bir kişinin suçunu bütün bir halka, etnik gruba, dine veya göçmen topluluğa mal etmemek.

  • Şiddet çağrısı, hedef gösterme ve tehdit içeren içerikleri platformlara ve gerekli makamlarca bildirmek.

  • Tehlike altındaki insanlara saldırmak yerine, güvenliklerinin sağlanmasını ve faillerin hukuka uygun biçimde yakalanmasını talep etmek.

  • Gazetecilikte de siyaset dilinde de kimlikleri değil, somut faili, delili, ihmali ve sorumluluğu konuşmak.

  • Irkçı dile karşı çıkarken aynı dili başka bir topluluğa yöneltmemek; adaleti seçici değil, herkes için savunmak.

Bu ülkenin geleceği, insanların birbirini düşman olarak görmesinde değil; aynı tarlada çalışan işçinin, aynı sokakta yaşayan komşunun, aynı şehirde vergi veren esnafın eşit yurttaş sayılmasındadır. Katliamların bıraktığı en ağır ders budur: Söylentiye teslim olan kalabalıklar, sonunda başkalarının evini değil, kendi ülkesinin geleceğini yakar.

6-7 Eylül 1955 Sürgüne Gönderilen Tedirgin Güvercinler - İndigo Dergisi

Türkiye’de 2027’de yeni bir devalüasyon ihtimali konuşulurken, bölgesel gerilimlerin de Türkiye’nin güvenliği ve dış politikası üzerinde baskı oluşturabileceği yönünde kaygılar artıyor. İran’daki savaşın yayılması, İsrail-Türkiye ilişkilerinde yeni sorunlar doğması ya da ekonomik belirsizliğin derinleşmesi gibi senaryolar, toplumdaki endişeyi ve kutuplaşmayı büyütebilir.

Fakat böylesi bir kaos ortamında asıl büyük tehlike, insanların öfkesinin bilinçli biçimde belirli topluluklara yöneltilmesidir. Geçmişte, çocuklara yönelik ağır suç iddiaları ve sosyal medyada yayılan doğrulanmamış içerikler sonrasında Suriye kökenli insanların evleri ve işyerleri hedef alınmış, masum aileler toplu öfkenin bedelini ödemişti.

25 Yıl Oldu Sivas'ın Ateşi Hiç Sönmedi

Düşünülmesi gereken soru şudur: Çocuklara yönelik cinsel istismar veya işkence görüntüleri gibi, insanların vicdanını ve öfkesini en güçlü biçimde harekete geçirecek içerikler kasıtlı biçimde üretilse, bağlamından koparılsa ya da sahte biçimde servis edilse ne olur? Üstelik bu içerikler toplumun farklı kesimlerini karşı karşıya getirecek şekilde, “şu grup yaptı” diliyle yayılırsa, şiddet dalgası çok kısa sürede kontrol edilemez hâle gelebilir.

Böyle bir ortamda kazanan ne mağdurlar, ne çocuklar, ne de toplum olur. Kazanç sağlayacak olanlar; ekonomik sorunların, yolsuzlukların, hukuk krizlerinin ve yönetim zaaflarının konuşulmasını istemeyenlerdir. İnsanlar gerçek sorunları tartışmak yerine komşusunu düşman görmeye başladığında; kamu düzeni bozulur, ekonomi daha da kırılganlaşır, yatırım ve üretim zarar görür, hukuk zayıflar ve ülkenin ortak yaşam zemini parçalanır.

Bu nedenle toplumun en hassas anlarında yapılması gereken, sosyal medyada dolaşan her görüntüye ve her iddiaya hemen inanmak değildir. Özellikle çocuklara yönelik şiddet iddialarında öfke doğal ve anlaşılırdır; ancak öfkenin hukukun yerine geçmesine izin verilmemelidir. Görüntünün kaynağı, tarihi, yeri ve gerçekliği teyit edilmeden paylaşılması; bir suçun faillerini bulmak yerine milyonlarca insanı hedef hâline getirebilir.

Sakin kalmak, suçu küçümsemek veya failleri korumak değildir. Tam tersine, faili kim olursa olsun etkin soruşturma, çocukların korunması, delillerin güvence altına alınması ve adil ama ağır bir hukukî süreç talep etmektir. Aynı zamanda hiçbir etnik kökenin, dinin, göçmen grubunun veya siyasi görüşün kolektif suçlu ilan edilmesine izin vermemektir.

Türkiye’nin ihtiyacı, söylentilerle hareket eden kalabalıklar değil; doğrulanmış bilgiye dayanan, hukuku savunan ve provokasyonlara kapılmayan bir toplumsal bilinçtir. Çünkü iç çatışma, yalnızca sokaklarda yaşanan bir güvenlik sorunu değildir: ülkenin ekonomisini, çocukların geleceğini, eğitimini, ortak yaşamını ve bağımsız karar alma kapasitesini yıllarca geriye götürebilecek ağır bir yıkımdır. 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

MeteMuratMetin I am an IAA-approved Immigration Advisor in the UK. We specialise solely in immigration into the UK. We cover Health and Care Worker visas, Business visas, Family Visas, Skilled Worker visas, visitors’ visas, Schengen Visas, extensions and Settlement Applications.