KENDİ AHLAKİ PUSULAMIZI YENİDEN KURMAK
ahlak, sadece bize öğretilen değil, her gün yeniden seçtiğimiz bir yoldur. Bu yolu kendi ellerimizle çizmek, hem kendimize hem de dünyaya karşı en dürüst davranışımız olacaktır.
Hepimiz ahlaki yargılarımızın önemli bir kısmını, henüz kendi kararlarımızı veremeyecek yaşlardayken öğreniriz. Ailemizden, öğretmenlerimizden, mahallemizden, televizyondan, bazen de farkında bile olmadan toplumun sessizce aktardığı kurallardan. “Büyüklerin yanında şöyle oturulur”, “Şu davranış ayıptır”, “Böylesi doğru olur”… Zamanla bunlar bizim için neredeyse sorgulanmaz gerçeklere dönüşür. Ancak bir gün, hayat bizi başka bir şehirde, başka bir kültürde ya da bambaşka bir durumun içinde yakaladığında, yıllardır “doğru” diye bildiklerimizin evrensel geçerliliği olup olmadığını sorgulamaya başlarız. İşte tam da o an, kendi ahlaki pusulamızı yeniden inşa etmenin kapısı aralanır.
Psikoloji literatürü bu sorgulama sürecini uzun zamandır inceler. Lawrence Kohlberg’in ahlaki gelişim kuramına göre, insanlar ahlaki kararlarını önce otoritenin koyduğu kurallara göre verirken, gelişimin ileri aşamalarında kendi seçtikleri evrensel ilkelere göre şekillendirmeye başlarlar. Carol Gilligan ise bu tabloya farklı bir boyut ekler: Ona göre ahlaki olgunluk yalnızca adalet ve evrensel ilkelerle değil, aynı zamanda ilişkilerdeki sorumluluk ve bakım etiği ile ölçülmelidir. Yani, birey “evrensel olarak doğru” olan ile “bu ilişki için en sorumlu seçim” arasında bir denge kurar.
Sosyolog Zygmunt Bauman ise, postmodern etik anlayışında ahlakın hiçbir zaman hazır reçetelerden ibaret olmadığını, her karşılaşmada yeniden üretildiğini savunur. Ona göre asıl mesele, kuralların ötesinde, ötekinin kırılganlığına karşı sorumluluk almaktır. Bu bakış, ahlakı sürekli canlı tutar ama aynı zamanda bize, her durumda kendi cevabımızı bulma yükümlülüğü verir.
Aileden ve sosyal çevreden aldığımız değerlerin bazıları evrensel ahlak ilkeleriyle uyum içindedir: Adalet, dürüstlük, başkasına zarar vermemek, saygı göstermek gibi. Bunlar nerede olursak olalım geçerliliğini korur. Ama bazıları yalnızca belli bir kültürün ya da topluluğun kendi düzenini korumak için oluşturduğu kurallardır. Töre dediğimiz şey, çoğu zaman toplumsal uyumu sağlasa da, her zaman insan hakları ya da evrensel etik ilkelerle örtüşmeyebilir. Hatta bazen töreler, adaletin, eşitliğin ve insan onurunun karşısında durabilir.
Bir danışanım seanslarda hep “Ailem böyle yetiştirdi, bana göre doğru bu” derdi. Ancak üzerinde çalıştığımızda fark etti ki, savunduğu kural aslında kadınların eğitimini kısıtlayan bir töreden ibaretti. Çocukluğunda ona aktarılan bu “doğru”, evrensel ölçütlere göre bir eşitsizlikti. Bu farkındalık kolay gelmedi; çünkü ahlaki değerler kimliğimizin derinlerine işlemiştir. Onları sorgulamak, çoğu zaman kendimizi, ailemizi ve geçmişimizi sorgulamak anlamına gelir.
Tam da bu noktada, terapi süreci çok değerli bir alan sunar. Terapi, bize kendi değerlerimizi güvenli bir ortamda gözden geçirme, nereden geldiğimizi anlamlandırma ve nasıl bir insan olmak istediğimize dair yeni seçimler yapma imkânı verir. Danışma sürecinde, geçmişten gelen ahlaki kalıplarımızın hangilerinin bize hizmet ettiğini, hangilerinin ise gelişimimizi kısıtladığını fark edebiliriz. Böylece başkalarının bize biçtiği bir ahlak anlayışının taşıyıcısı olmaktan çıkıp, kendi vicdanımızla uyumlu, bilinçli bir ahlakın sahibi olabiliriz.
Unutmayın; ahlak, sadece bize öğretilen değil, her gün yeniden seçtiğimiz bir yoldur. Bu yolu kendi ellerimizle çizmek, hem kendimize hem de dünyaya karşı en dürüst davranışımız olacaktır.
KLİNİK PSİKOLOG
Asuman ÖZTÜRK AYDIN
@lovedultd.danismanlik
Tepkiniz Nedir?

