İstediğin Hayat Sana Ait mi?
Yani mesele sadece neyi istediğin değil, kimin gözünde nasıl görünmek istediğindir. Bu yüzden bazı seçimler, arzudan çok bir sahne performansına dönüşür. İnsan, kendi hayatını yaşamaktan çok, başkalarının gözünde anlamlı olacak bir hayatı oynamaya başlar.
İnsan çoğu zaman ne istediğini bildiğini düşünür. Moda seçimlerinde, kariyer planlarında ve yaşam tarzında bir “benlik” hissi vardır. Ancak bu hissin ne kadarının gerçekten bireye ait olduğu çoğu zaman sorgulanmaz.
René Girard bu noktada temel bir iddia ortaya koyar: İnsan arzularını doğrudan üretmez. Başkalarının arzularını taklit eder. Yani çoğu zaman bir şeyi, o şeyin kendisi için değil; başkasının ona yönelmiş arzusunu gördüğü için ister.
Bu durum özellikle modern yaşamda daha görünür hale gelir. Sosyal medya, yalnızca nesneleri değil, yaşam biçimlerini de sergileyen bir alan yaratmıştır. Artık bir kıyafet, bir tatil ya da bir iş tercihi sadece bir seçim değil; aynı zamanda bir kimlik göstergesine dönüşmüştür.Bir fotoğraf, yalnızca bir anı temsil etmez. Aynı zamanda “arzu edilmesi gereken bir hayat” fikrini taşır. Bu nedenle birey, farkında olmadan kendi arzusunu başkalarının görünürlüğü üzerinden kurmaya başlar.Girard’a göre bu süreç, zamanla karşılaştırma döngüsünü doğurur. Aynı şeyleri arzulayan bireyler, bir noktadan sonra birbirleriyle rekabet etmeye başlar. Bu rekabet çoğu zaman açık değildir; daha çok sürekli hissedilen bir eksiklik duygusu olarak yaşanır.
Bu noktada mesele sadece “ne istiyorum?” sorusu olmaktan çıkar ve “neden bunu istiyorum?” sorusuna dönüşür.
Jean-Paul Sartre ise bu tabloya daha sert bir katman ekler. Ona göre insan yalnızca arzulayan bir varlık değildir; aynı zamanda sürekli başkalarının bakışı altında kendini kuran bir özne haline gelir. Yani mesele yalnızca neyin istendiği değil, nasıl görünmek istendiğidir.Sosyal medya bu bakışı kalıcı hale getirir. Artık hayat yaşanmaz, gösterilir. Gösterilen şey ise zamanla yaşanan şeyin yerini almaya başlar. İnsan, kendi yaşamını kurmaktan çok, başkalarının gözünde anlamlı olacak bir yaşam üretmeye yönelir.Bu durumun en kritik yanı, çoğu zaman fark edilmemesidir. Çünkü bu mekanizma bilinçli değildir. Taklit sessizdir, bakış görünmezdir, ancak etkisi süreklidir.
Peki neden sürekli başkalarının hayatlarının peşine düşeriz?
Bunun temel nedenleri arasında belirsizlikten kaçınma, sosyal kabul ihtiyacı ve kimlik inşa etme çabası yer alır. Ancak en güçlü etken, hazır arzuların bireye daha kolay bir yön sunmasıdır. Kendi arzusunu kurmak zor ve belirsizdir; başkasının arzusunu takip etmek ise daha hızlı ve nettir.Ancak bu kolaylık bir bedel üretir: sürekli karşılaştırma, eksiklik hissi ve tamamlanmayan bir tatmin duygusu.Çıkış noktası ise tamamen bir kopuş değil, bir farkındalık kırılmasıdır. Şu sorunun ciddiyetle sorulması gerekir: “Bu hayatı kimse göstermese, yine de ister miydim?”Bu soru basit görünse de etkisi güçlüdür. Çünkü birçok arzu, görünürlük üzerinden başlar.
Bu farkındalık rahatlatıcı değildir. Aksine çoğu zaman rahatsız edicidir. Ancak bu rahatsızlık, kişinin gerçekten neyi istediğini ilk kez ayırt edebilmesinin de başlangıcıdır.Sonuç olarak, sosyal medyada gördüğümüz hayatlar çoğu zaman seçenekler değil, sürekli tekrar eden temsillerdir. Ve bu temsiller, bize seçim yaptığımızı hissettirmek için vardır. Ancak her his, gerçek bir seçim anlamına gelmez.
Klinik Psikolog
Asuman Ozturk Aydin
@lovedultd.danismanlik
Tepkiniz Nedir?

